Sevgili ve saygıdeğer okuyucularım;
Milattan 59 yıl önce, bugünün takvimine göre 2083 yıl önce Jül Sezar (Gaius Iulius Caesar) Roma Konsolosu*, (*Roma Cumhuriyeti’nde, Konsolos olmak en yüksek askeri ve sivil görevdi), Latince “Acta diurna” denilen günlük, duvar gazetesine benzeyen bir yazı çıkartmaya başladı. Sezar’ın zamanında ciddi konuları ilân eden bu “Günün olayları”, halka çeşitli kanunlar, konular vs.. hakkında her gün bilgi verirdi. Bir suikast sonucu öldürülen Sezar’dan sonra, başa geçen Octavian (Divus Augustus Divi filius) 17 sene süren kargaşalık sonucu, kendisini kral ilan ederek Roma cumhuriyetini bir imparatorluk şekline çevirdi. Octavian bu büyük politik değişmeleri gerçekleştirebilmek için, “Acta diurna” denilen günlük gazeteyi, insanlık tarihinde ilk olarak politik bir propaganda aleti olarak kullanır. Octavian bu gazeten, sosyete dedikodusu, coşku, heyecan ve suç eğilimi muhabirliği yapan bir eğlence-propaganda-aleti şekline döner.
Yani bugünkü fikir ve düşüncelerimizi etkileyen Gazete, Televizyon ve Internet yoluyla bize ulaşan “bilgiler”, bundan 2000 sene önce Roma imparatoru Octavian tarafından başlatılarak, hayatımızı 2022’ye kadar etkileyen propaganda şeklini almıştır. Bugünün propagandası, bize hangi Ülkenin iyi, hangi ülkenin kötü olduğunu, yada hangi cumhuriyetin tam-, yarım, veya hiç demokratik olup olmadığını anlatır. Ve halk bunu 2000 sene sonra bile inanır, bundan etkilenir ve internet de için için tartışarak birbirine girer.
Gerçekten benim için bile, bugünün haberlerinde neyin haber, ve neyin tam bilgi ve neyin propaganda olduğunu ayırt etmek, zor olan bir “düşünce sporu” haline geldi. Çünkü haberlerin yani, insanlara sağanak gibi, bir sürü saçma sapan şeyleri anlatarak kafa ütülemesiyle karşılaşmaktayız. Böylece kimse ciddi bir konuyu hava-cıvadan ayırt edemez hale geldi. Böylece herkesin inandığı şeyler, halkın inanması için dağıtılan yanlış veya yarım bilgi olabileceğini kabullenebiliriz.
Bir konu üzerine herkes aynı görüşü paylaşsa bile, herkesin propaganda sayesinde yanlış fikir ve düşünceyi paylaşma ihtimalinin olduğunu göz önünde tutmamızda fayda vardır. Alman halkı kolayca etkilenebilen ve manipüle edilebilen bir toplumdur. Bazı parti bu durumu kendi çıkarları için çok becerikli şekilde kullanmaktadır. Bu saflık ve her şeye inanma âdeti Almanlar için tarihi bir problemdir. Bir halkın bilgi seviyesi ne kadar düşerse, saflık oranı o kadar yükselir. Bundan dolayı, Almanya’da artık esrarlı sigara içmek kanuna aykırı olmayıp, seçim yaşı da 16’ya düşürülmüştür. Çünkü böylece her şeye inanan genç insana, her politikayı satmak da kolay ve mümkündür.
Bundan dolayı Alman halkı tozdan, Karbondiyoksit’den, Diesel’den, yada Korona’dan öleceğine, Dünyanın sonunun geldiğine inanır. Genç Almanlar, çevreyi koruma amacıyla kendilerini protesto olsun diye sokaklara yapıştırarak gösteri yaparlar. Halbuki birkaç ağaç dikebilseler hem daha güzel, hem de daha anlamlı ve faydalı şekilde protesto etmiş olurlardı.
Benim dikkatimi çeken olay, Adolf Hitler in 1925 – 1926 arasında yazdığı „Mein Kampf“ (Mücadelem) isimli kitabında, propaganda kâbusuna detaylı şekilde şunu yazmış:
“Tüm propaganda popüler olmalı ve entelektüel seviyesini, ele almayı düşündüğü kişiler arasında en (aklı) sınırlı olanın duyarlılığına göre ayarlanmalıdır. Böylece, tamamen ruhsal yükseklikleri, kavranacak insan kütlesi ne kadar büyükse o kadar düşürülmek zorunda kalacaktır” diye yazar. Arkasından “Büyük kütlenin (kafa) alım kapasitesi çok sınırlıdır, anlayış küçüktür, ancak unutkanlık büyüktür” diye ekler. Bu kitap 11 milyona yakın nüsha olarak basılmasına rağmen ve propagandayı izah etmesine rağmen, 7 sene sonra (1933) Hitler, Alman Başbakanı olarak seçilerek, Dünyayı sonsuz acıya, savaşa ve ölüme boğar. Böyle şeylerden uzak durmak için, ilk olarak çocuklarımızı okutalım. Gözlerimizi açarak, uyanık kalalım, soru soralım ve sorulara vahim ve ciddi cevaplar arayalım. Propagandaya, göz boyasına kanmayalım, zamanımızı ve hayatımızı boşuna harcamayalım.
Hepinize sağlıklar ve mutluluklar dilerim.
Tamer Tezulaş


